Dolar Ağacı

Dolar Ağacı

dolarYüreğinde çağlayan gibi coşan muhabbetin tesiriyle yatağından fırladı. Gecenin ortasında Rabbisiyle buluşmanın hazzıyla abdestini almaya başladı. Annesinin kendi elleriyle işlediği seccadesini özenle yere serdi. Odada derin bir sessizlik vardı. Huşu içinde namaza durdu. O mütevazı evde büyük bir huzur buluyordu. Bir arkadaşının tavsiyesiyle bulduğu bu evdeki arkadaşları onun dünyasını değiştirmişti. Aldığı aile terbiyesiyle ahlaklı, ibadetini aksatmayan bir gençti. Zaman geçtikçe bu ev hayatında, arkadaşlarından ve okuduğu kitaplardan öğrendikleriyle imanının kat kat arttığını, Allah’a olan sevginin adeta kabına sığmayan bir aşka dönüştüğünü hissediyordu. Bu evin ona kazandırdıklarından biri de teheccüt namazıydı. En çok bu namazdan haz alıyordu. Gecenin en ıssız deminde Rabbiyle buluşma ânını çok önemsiyordu. Hiç kimsenin olmadığı bu zaman dilimi onun için çok özel bir vakitti. Bazen ev arkadaşlarıyla teheccüt namazı kılmak için aynı vakitte uyandıklarında nedendir bilinmez aynı hazzı yakalayamıyordu. Teheccüt namazına sık sık kalkıyor, yorgun düştüğü kalkamadığı zamanlara hayıflanıyor, bir randevuya yetişememiş olmanın hicabıyla Rabbisine karşı adeta eksiklik hissediyordu.

    Bu gün de uyanabilmişti. Kıldığı namazın sonunda duasını etmeye başladı. Önce bir sürü şükürler etti Hüdâ’sına, insan olarak yaratıldığı için, Müslüman olduğu için, içinde bulunduğu bir sürü nimetler için, sonra ev arkadaşları için uzayıp giden dua zincirinde bir sürü halka vardı. Sonra tüm insanlık için şükürler ve dualar devam etti. Duasının sonunda Rabbinden özel bir isteği oldu. Sabahleyin, fakir öğrenciler için burs veren bir kuruluşta gönüllü olarak çalışan bir esnafla, zengin bir işadamına ziyarete gidecekler, ondan burs talep edeceklerdi. Allah’ın rızasını kazanma dışında başka hiçbir niyetinin olmadığı bu yolda yine ondan yardım diliyor ve ziyaret edecekleri kişinin taleplerini kabul ederek gönlünün yumuşaması için dualar ediyordu. Dualarının kabulü için şöyle yalvarıyordu:

    – Rabbim esmâ-i Hüsnân hürmetine, İsm-i Âzâmın hürmetine, Furkân-ı Hakîmin hürmetine, Habîb-i Ekrem’in hürmetine, Kelâm-ı Kadîm’in hürmetine, Arş-ı Âzâm’ın hürmetine, ey Allah’ım, Ey Rahmân, ey Hannân, ey Mennân, ey Râzık, ey Hâlık, ey Rabbim…” İçten duasına içinden gelen gözyaşları karışmıştı. “Ey Rabbim! ‘Bana dua edin size cevap vereyim.’ buyuruyorsun. Bizim de dualarımıza cevap ver.” diyerek duasını tamamladı. En büyük hakikat iman olduğu gibi en büyük hizmet de iman ve Kuran’a yapılan hizmetti. Bu şuurla sabaha hazırlanıyordu. Duasını bitirdikten sonra yatağına bu düşüncelerle geri döndü. Sabah namazının arkasından da aynı duaları tekrarladı. Namazdan sonra uyumayarak her gün takip ettiği kitabı okumaya başladı. İlk başta bir ayet vardı: “Bu dünya hayatı bir oyun ve oyalanmadan başka bir şey değildir. Asıl hayata mazhar olan ise ahiret yurdudur.” Ve devamında, “İnsan bir yolcudur sabavetten gençliğe, gençlikten ihtiyarlığa, ihtiyarlıktan kabre, kabirden haşre, haşirden ebede yolculuğu devam eder. Her iki hayatın levâzımatı Mâliku’l-Mülk tarafından verilmiştir. Fakat o levazımatı cehlinden dolayı tamamen bu hayat-ı faniyeye sarf ediyor. Halbuki o levazımattan lâakal onda biri dünyevî hayata, dokuzu hayatı bâkiyeye sarf etmek gerektir.” Paragrafı bitirdiğinde aklına Yunus’un mısraları geldi:

    Mal sahibi mülk sahibi,
Hani bunun ilk sahibi,
Mal da yalan mülk de yalan,
Var biraz da sen oyalan

    İnsan bir yolcudur. Ruhlar aleminde başlayan bu sırlı yolculuk insanın dünyaya gelmesiyle devam eder. Ölüm ile yolculuğun mekanı değişir ama bu yolculuk bitmez. Allah insanı yaratma hikmeti olarak “Ben gizli bir hazine idim bilinmeyi murad ettim.” buyururken bu sırlı yolcuğa işaret eder. İşte yaratıcının, ruhundan üflediği insan, bu arayışın içindedir. Bu yolun yolcuları bilme ve bulma yolunda varlığın metafizik boyutlarını aşar bilinmezliğin sırlarına erer ve menzile ulaşırlar. Bütün bu varlığın sırrına erme yolu-yolculuğu boyunca sayısız rehber ve sayısız yollar meydana gelmiştir. Zamana ve şartlara göre yollar, rehberler değişmiş fakat hep varolmuştur ve varolmaya da devam edecektir. Bu uzun ve sırlı yoldaki en tılsımlı iksir aşktır. Yolun kara sevdalıları için O’nun rızası her şeyin üstündedir. Her şeylerini aşkın potasında eriten bu kudsîlerin gözünde ne cennet sevdası ne cehennem korkusu vardır. Özlerindeki alemlerin esintileriyle maneviyata uyanmış ve mana ikliminin varidatıyla doygunluğa ermiş bu insanlar lâhut derinlikli nameleriyle “Bana seni gerek seni.” hakikâtini seslendirerek bütün insanlığa bu güzelliği duyurma telaş ve gayreti içine girmişlerdir. Evet insan bir yolcuydu ve dönüşü olmayan bir yolda sürüyordu hayat. Rövanşı olmayan bir oyun ve telafisi bulunmayan bir imtihandı. Adeta tek atışta hedefi tutturmak gerekiyordu.

    Elindeki kitaptan okudukça hayata ve hadiselere karşı bakışı değişiyor, imanının adeta yenilendiğini hissediyordu. Yeni bir güne başlarken ümit ve azimle büyük bir huzur ve güven içindeydi. Pantolonunu, gömleğini özenle ütüledi, traşını oldu. Arkadaşlarıyla kahvaltısını yaptıktan sonra onlardan da dua isteyerek yola koyuldu. Vakıf merkezinde Ahmet Bey de onu bekliyordu. O da bugün mesaisinin bir bölümünü burs bulma işine ayırmıştı. Vakıf merkezinden ayrılırken:

    – Ahmet Abi istersen sadaka kutusuna bir miktar sadaka atalım ne dersin, “az sadaka çok belayı defeder”, dedi.

    Ahmet Bey de:

    – Tabii neden olmasın, diyerek onun bu tavsiyesini uyguladı. Her ikisi de sadaka kutusuna bir
miktar para attılar.

    Ahmet Bey’in arabasına binerek yola koyuldular. Ahmet Bey yolda giderken arkadaşı hakkında bazı bilgiler veriyordu. Arkadaşının iyi birisi olduğundan, kendisiyle birkaç kere iş yaptığından, dürüstlüğünden bahsedip duruyordu. Ama kendisinden hiç burs vb. bir yardım talep etmemişti. Buna nasıl tepki vereceğini bilemediğini yanlış anlayabileceğinden endişe ettiğini söyledi.

    – Mustafa’cığım sende bir tılsım var. Seninle gittiğimizde pek boş dönmüyoruz. Çok güzel de konuşuyorsun. Anlatırsın bir şeyler. Allah’ın sevgili kulusun, vesselam.

    – Estağfirullah Ahmet Abi, dilimizin döndüğünce anlatırız. Kalpler Allah’ın elinde.

    – Ya! Mustafa üniversitede o kadar araştırmalar, deneyler yapıyorsunuz. Şu insanların genleriyle falan oynayarak onlara bol bol hayır yapma özelliği, cömertlik duygusu kazandırılamaz mı? Ya da ne bileyim hapı falan olamaz mı bu hayırlı işlere para harcamanın?

    – Ömürsün Ahmet Abi, bu iş gönüllüce olmalı sen böyle bir hap mı yuttun ya da bir operasyon mu geçirdin de böyle bir sürü yardımlarda bulunuyorsun. Gece gündüz koşturup duruyorsun?

    – Valla Mustafa’cığım ben halimden memnunum. Hani bir söz vardır. Malın mı var derdin var kardeşim. İhtiyaçlarını giderdikten sonraki para insana dert oluyor. Ne kadar çok kazansan ihtiyaçların zaten belli. Fazlasını yiyemiyor harcayamıyorsun. Artan parayı nasıl değerlendirsem, işi şöyle mi büyütsem böyle mi büyütsem yok kar mı ederim zarar mı ederim derken sıkıntıdan, stresten bunalıyorum. Allah için verince rahatlıyorum ne stres kalıyor ne düşünce. Ben artık vermeden duramam. Vermenin zevkini tattık bir kere.

    Mustafa Ahmet Bey’in bu samimi konuşmalarını tebessümle dinlerken bir yandan da niyet ettikleri işin hayırlı bir şekilde sonuçlanması için sessizce dualar ediyor, Ahmet Bey ise her zamanki nüktedanlığıyla konuşmasına devam ediyordu:

    – Mustafa’cığım dün gece nasıl bir rüya gördüm biliyor musun?

    – Hayır olsun abi inşallah, ne gördünüz ?

    – Rüyamda bir ağaç var, yaprakları dolar şeklinde. Koparıp koparıp çuvala dolduruyorum. Sahi böyle bir ağaç olur mu Mustafa’cığım. Koparıp bol bol harcasak hayırlı işlerde.

    – Çok güldürdün abi ya nereden aklına geliyor böyle örnekler, çok hoşsun. Allah gönlüne göre versin de olmayacak şey bunlar.

    – Yapılacak o kadar hayırlı işler var ki işin altından ancak böyle kalkabiliriz, diye düşünüyorum.

    – Dervişin fikri ne ise rüyası da öyle oluyor herhâlde.

    Sonunda Ahmet Bey’in arkadaşının fabrikasına geldiler. Büyük bir fabrikaydı. Ahmet Bey’in dediğine göre ihracatta ilk on arasına girme başarısını göstermiş büyük bir firma idi.

    Sekreter onları Atilla Bey’in odasına aldı. Atilla Bey onları güler yüzle karşıladı. Hal hatır soruldu, Ahmet Bey Mustafa’yı tanıttı. Çaylar içildi. Muhabbet sürdü gitti. Atilla Bey’in masasında bir rüya tabirleri kitabı vardı. Geldiklerinde o kitabı karıştırıyordu. Ahmet Bey:

    – Hayırdır Atilla Bey rüya tabirleri kitabı mı okuyorsunuz?

    – Yok be dostum bu sabah aldırdım. Dün gece bir rüya gördüm. Kafam epey karıştı. Ahmet Bey:

    – Hayırdır, Atilla Bey rüyanız nasıldı mahzuru yoksa?

    – Biliyorsun annem ve babam hayatta değiller. Ben bu günlere gelmemi onlara borçluyum.

    Baba sermayesiyle devam ettik. Hayatlarında iken de hiçbir sıkıntı yaşamadılar çok şükür. Oysa rüyamda onları çok zor durumda gördüm. Hüzünlü, muhtaç ve perişan bir haldeydiler. Avuçlarını açmış benden bir şeyler istiyorlardı, adeta dileniyorlardı. Sabah kalktığımda kabirlerine uğradım. Bir testi su döktüm falan ne bileyim ne yapacağımı da bilemedim. Ahmet Bey:

    – Atilla Beyciğim ben bu rüya yorumu işinden pek anlamam. Ama Mustafa’nın kalp gözü açıktır. O bunu doğru yorumlayabilir sanırım. Atilla Bey Mustafa’ya hitaben:

    – Rica etsem yorumlayabilir misiniz acaba?

    Mustafa:

    – Estağfirullah, efendim bilgim doğrultusunda yorumlamaya çalışayım. Bildiğim bir hadis-i Şerifte Peygamberimiz şöyle buyurmaktadır: “Ölmüş kişinin mezardaki hali, imdat diye bağıran denize düşmüş bir kimseye benzer, boğulmak üzere olan bu kimse kendisini kurtaracak birini beklediği gibi, meyyit (ölen kişi) de babasından, annesinden, kardeşinden, arkadaşından gelecek bir duayı gözler. Kendisine bir dua gelince dünyanın hepsi kendine verilmiş gibi sevinmekten daha çok sevinir. Allah Teâlâ yaşayanların duaları sebebiyle ölülere dağlar gibi rahmetler verir. Dirilerin de ölülere hediyesi onlar için dua ve istiğfar etmektir.”* Bir başka hadiste de ölüler için onlar adına yapılacak hayırların sevaplarının onlara erişeceği ifade edilmiştir. Kanaatimce anne ve babanız sizden bu tarz bir hayır beklemiş olmalı. Atilla Bey:

    – Bilmiyorum, ne yapmalı ben hem annem hem de babam öldüğünde din görevlisine bir çek yazarak “Ne gerekirse yapın ne duası, ne de bir şeyi eksik kalmasın!” demiştim. Başka bildiğim ve yaptığım bir şey de yok. Ahmet Bey:

    – Atilla kardeşim bizim de sebeb-i ziyaretimiz seni böyle hayırlı bir kuruluşa yardım etmeye davetti. Her işte bir hayır vardır. Eğer arzu edersen yardıma muhtaç gençlerin eğitimine katkı sağlayarak vatanını milletini seven dürüst gençler yetiştirmeyi hedefleyen gönüllü kuruluşumuza desteğini bekliyoruz. Atilla Bey:

    – Elbette bize düşen bir şeyler olursa seve seve yardımcı olurum. Gördüğüm rüya ve Mustafa’nın da yorumu ile sizin gelişiniz bana birbiriyle çok bağlantılı göründü. Mustafa:

    – Atilla Bey, kuruluşumuzun merkezine gelerek yapılan işleri lütfen bir görünüz. Yapacağınız yardımın nerelere ulaştığını bilmek ve görmek sizin hakkınız. Yapacağınızın yardım karşılığında vakıf size makbuz da verecektir. Atilla Bey:

    – Elbette en kısa zamanda gelirim ama şu yardım işini hemen yapmam lâzım. Gördüğüm rüyadan dolayı içimdeki sıkıntı bu şekilde geçecek gibi hissediyorum.

    Bu sözlerden sonra Atilla Bey yerinden kalktı arka taraftaki çelik kasayı açarak bir zarfın içine birkaç deste para koyarak geri döndü. Ahmet Bey’in elinde dolar cinsinden bir miktar nakit vardı.

    – Lütfen bunu gereken yerlerde kullanınız ve bu yardımı annem ve babam adına gecikmiş bir yardım olarak kabul ediniz, dedi.

    Ahmet Bey ne diyeceğini bilemiyordu. Arkadaşının burs isteklerine ne tür bir tepki vereceğini bilemezken onun bu sıcak yaklaşımı ve yüklü bağışından son derece memnundu. O her zamanki nüktedanlığı ile:

    – Atilla Bey, ben de dün gece bir rüya görmüştüm onu yorumlamaya çalışıyordum.

    Tam rüyasını anlatmaya başlayacaktı ki Mustafa araya girerek:

    – Ahmet Abi Atilla Bey’i epey meşgul ettik. Biz izin istesek sonra yine geliriz, daha yapacak işlerimiz var, dedi.

    Ahmet Bey’in rüyasını anlatma hevesi kursağında kalsa da Mustafa’nın önerisine uyarak izin istediler, vedâlaşarak fabrikadan ayrıldılar.

    Ahmet Bey elindeki şişkin zarfa dikkatlice baktı. Zarfın üzerinde Ağaç A.Ş. yazıyordu. Muhtemelen Atilla Bey’in şirketlerinden biriydi. Ve içinde birkaç dolar destesi vardı. Ahmet Bey Mustafa’ya hitaben:

    – Mustafa’cığım şunu görüyor musun? Bana niye rüyamı anlattırmadın? Bak bu benim rüyamda gördüğüm dolar ağacı, yaprakları da içinde.

    Mustafa içinden Rabbine onun engin rahmeti ve inayetinden dolayı şükürler ederken Ahmet Bey her zamanki nükteli ifadeleriyle ona şu soruyu soruyordu:

    – Mustafa Hocam ben ermiş miyim acaba, ne dersin?

Add a Comment

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir