TASAVVUFUN GAYESİ

TASAVVUFUN GAYESİ

TASAVVUFUN GAYESİ 1 İlim SaatiTasavvufun gayesi, kötü ahlâk ve maddî-mânevî düşük vasıflardan arınmak; iyi ahlâk ve üstün vasıflarla donanmaktır. Şöyle ki:

«Ben üstün ahlâk değerlerini tamamlamak için gönderildim» meâlindeki hadisin işaretlerinden, en üstün Peygamberin gönderilişi ve peygamberliğindeki gayenin, yüksek ahlâkı tamamlamak olduğu anlaşılmış oluyor. 

Bu yola bağlı olan taifenin de maksatlarının en yükseği ve isteklerinin gaye noktası, her şeyde Peygamber’e tam anlamıyla ittiba (uyma)dır. Zahirde ve batında mahlûkatın en faziletlisi olan Allah Resûlüne hakikatiyle vâris olmaktır. Demek ki, tasavvufun ve dolayısiyle velâyetin de gayesi bu olmak lâzım gelir.

Biline ki, hakikat üçtür:

Birincisi; üstün, tek, faal olan mutlak hakikattir ki, bu bizzat «Vâcib’ul Vücûd»tur. Bu da bizzat Mevlâ’nın hakikati…

İkincisi, süflî, münfail ve mukayyet hakikatlerdir ki, bunlar feyz ve tecellî ile «vacip hakikat»ten bir lûtuf olarak sunulan, varlık halinde kalmaya müsteit hakikatlerdir. Bu da küçük âlem olan insanın dışındaki âlemlerin hakikatidir.

Üçüncüsü; itlak (mutlak) ve takyit (bağımlı olma), fiil ve infial, tesir ve teessür arasını birleştiren; bir yönüyle mutlak, bir yönüyle mukayyet, bir yönüyle faal ve bir yönüyle de münfail olan hakikattir. Bu da insanın hakikati…

İşte bu hakikat, başlangıç itibariyle büyük başlangıç; ve bu yola girdikten sonra da büyük netice mertebesini haizdir. Bu hakikat, büyük âlemin bir nüshası ve bütün hakikatlerin toplayıcısı olmak bakımından İlâhî hilâfet makamına istidat sahibi, küçük âlem olarak bilinen insandır ki, ilk hakikati itibariyle üstün vasıflara, ikinci hakikati itibariyle de düşük ahlâka, süflî vasıflara sahiptir.

Görüldüğü gibi, avamdan insanda, iki itibar vardır. Birinci itibarın yüksek vasıfları, bu çeşit insanda, zayıf ve örtüktür. Hattâ bazan avamlık o derece galip gelir ki, o insanda, iyi ahlâka sadece bir istidat baki kalır. İnsan, avamlık derecesinden yavaş yavaş, ilâhî yakınlık derecelerine yükseldikçe, ilk hakikati galip duruma yükselerek, düşük vasıfları ve iyi ahlâkı eksilir; üstün vasıfları ve iyi ahlâkı da artar. İşte bu terakkî derecelerine ulaşıldıkça, avamlıktan kurtulup; havaslık, yani seçkinlik, üstünlük o derece galip gelir ki, bu kez  insanda, kötü ahlâka yalnızca bir istidat baki kalır. Büyük velîler gibi… Bazan isitidat bile kalmaz. Peygamberlerde olduğu gibi…

İnsanın kendisinde topladığı hakikatlerin birincisi; «de ki, ruh, Rabbimin emrindedir» ve «ona ruhumdan nefhettim» gibi, meâldeki âyetlerden anlaşılan ve İlâhî Zât’ın emrinden olup O’nun tarafından insana nefhedilmiş olan «ruh»tur.

İkincisi ise, insanın çamurdan, topraktan yaratıldığını bildiren âyetlerin işaretinden ortaya çıkan hakikattir ki, unsurları, âlemin parçalarından olması bakımından bizzat, süflîdir; aşağı hakikattir.

Ulvî ve süflî… bu iki zıt hakikatten teşekkül edici birlik heyetinin azasından olan rûhun, letâfetinden dolayı, unsurların kesâfetini alması üzerine, sözkonusu «birlik heyeti»nin kötü
ahlâka meyli artar -ve o zıt hakikatlerin birliği içinde mağlûu ruhun icâbından olan- iyi ahlâka da meyli azalır. Heyetinde, zıt hakikatleri birleştiren insan, tasavvuf yoluna girip de, ruhun hakikatine uygun zikirle meşgul olunca, «kim bir şeyi severse, onu çokça anar» ve «kim bir şeyi çok anarsa, onu daha çok sever» ölçüsüne göre, Allah Lafzı ve Tevhîd Kelimesinin altı lâtifesi üzerinde, hayâl yoluyla gidip gelişinden, İlâhî aşk ve muhabbet hissine yükselir. Bu, aşk ve muhabbeti artıran İlâhî zikir, Allah’ın emrinden olup insana nefhedilmiş bulunan ruha da kuvvet verir ki, böylece ruh, teşekkülüne aldığı beşerî alışkanlıkları terketmek sûretiyle, unsurların, yâni kesafetin gereği olan katılık ve şiddet, zayıf düşer; böylece de ulvî hakikat galip ve süflî hakikat büsbütün mağlûp olur. Öyle ki, avam, nasıl kötü ahlâkın gereği olan işleri yapmaktan geri kalmazsa, kendisinde ulvî
hakikatin galip geldiği havas da, seçkinleri de, öylece, iyi ahlâkın gereği olan işleri yapmaktan asla geri kalmazlar ve onları tam bir mükemmellik ve kolaylık içinde vecdle yaparlar. Yine o derece ki; nasıl avamın, nefsini ancak zorlayarak, bir iyi işi yapması mümkün olabilirse, seçkinler de öylece nefslerini cebrederek, ancak kötü huylardan birini işlemeye imkân ve istidat bulabilirler. Allah’ın lûtuf ve inayetiyle ondan da mahfuz kalırlar.

Hakikat olan ruhun galebesiyle, insanın kazandığı, güzel ahlâktan bazılarının alâmetleri, İbn-i Hacer Heytemî’nin «Zevacir»inde şöyle anlatılmıştır:

«Bazıları güzel ahlâkın alâmetlerini şu şekilde belirttiler: Hayâsı çok, ezası az; iyiliği çok, kelâmı az; ameli çok, boş işi az; sözü doğru hatası az olmak; yine iyi, sabırlı, vakûr, şefkatli olmak ve alaycı, söğücü, lâf taşıyıcı, gıybet edici, aceleci, kinci, cimri ve haset edici olmamak; güler yüzlü ve hassas olmak, Allah için sevmek ve Allah için öfke duymak, Allah yolunda her şeye rıza göstermek ve yerinde kızgın olmak… İşte bunlar, güzel ahlâktandır.

Kötü ve yerilmiş hasletler cümlesinden olan “hırs, haset, kibir, ucup-guru», gizli düşmanlık, kin, buğz, adavet, haklı işlerde ölçüsüz ve gereğinden fazla inat, husumeti riyakârlık, çekişme, sinsilik, gevezelik, sövmek, emanete hıyanet etmek, zem ve gıybet etmek, lüzûmundan fazla medh etmek, kişiyi yüze karşı övmek, faydasız suâlin lüzumsuz cevabını vermek…”

İşte bu kötü vasıflar da süflî hakikatin galip olmasıyla insanda ortaya çıkarlar.

Övülmüş iyi hasletlerin kazanılmasını ve kınanmış kötü huy ve davranışların yok edilmesini, bilhassa, tasvvuf yoluna girmekle daha rahat, daha kolay ve daha hızlı bir şekilde gerçekleştirmek mümkündür.

Netice; tasavvufun gayesi kısaca, en üstün Peygamber’in ahlâkını kazanmak ve İlâhî Ahlâk ile sıfatlanmak ve Şer’î amelleri kolaylık ve rahatlıkla ifa etmektir.

Şu kadar var ki, belirtilen gaye, bu yolun isteklileri ve yeni girenleri tabakasına ait olup visale ermiş, kemâle kavuşmuş ve daha yukarı mertebelere erişmiş olanların bunlardan başka olan yüksek gayelerine, yerinde işaret olunacaktır.

Necip Fazıl Kısakürek – Tasavvuf Bahçeleri

Add a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.