"Enter"a basıp içeriğe geçin

Kalp Selâmetinin Önemi

Kalp Selâmetinin Önemi

“O gün ne mal fayda verir, ne de evlat! Ancak Allah’a temiz bir kalp ile gelenler (kurtulur).” (Şu’arâ Sûresi: 88-89)

Bu ayet-i kerimede kulu ahirete kurtaracak olan bütün amel ve davranışların, neticesinde kalbin selametine bağlı olduğu ve kalp selameti kaybolduğu zaman ne malın, ne de evladın kişiye herhangi bir fayda vermeyeceği beyan buyrulmaktadır.

Burada anlatılan kalp, Allah Teala’ya ve O’nun emrine teslim olmuş kalptir. Bu kalpte Cenab-ı Hakk’ın (c.c.) emirlerine muhalefetin eseri kalmaz. Zira bu öyle bir kalptir ki, masivadan ( Allah-û Tealâ’nın gayrın)dan sâlim olmuş (kurtulmuş)tur. Rabbinden başkasını murad etmez, Rabbinin emrettiklerinden başkasını işlemez.

Onun tek gayesi Allah Teala’dır, O’nun emri ve şeriatıdır. Hiçbir şüphe bu kalp ile Allah Tealâ’nın emirleri arasına giremez.

Kalp böyle bir duruma geldiği zaman şirkten, günahlardan, bid’atlerden, batıl olan her şeyden arınmış, selamet bulmuş demektir.

Böyle bir kalbe sahip olan kimsenin bütün ahvali, sözleri, amelleri, zevkleri, zahir ve batın bütün fiilleri Resul-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz’in nuru ile selamet bulmuş demektir.

Numan İbn’i Beşir (Radıyallahu Anh)dan rivayete göre, Resul-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz de bedenin diğer azalarının selametinin kalbin selametine bağlı olduğuna ve ancak kalbin ma’siyetlerden arındırılması halinde diğer azaların görevlerini hakkıyla yerine getirebileceğine  dikkat çekerek şöyle buyurmuştur.

“Dikkat edin! Vücutta küçük bir et parçası vardır ki, o iyi olursa bütün beden bozulur. Dikkat edin, O kalptir!” (Buhari, İman:37, No:52, 1/28, Müslim, Müsâkât:20, No:1599,3/1219)

Burada akla şöyle bir soru gelebilir: Bu ayet ve hadisler ile benzeri muhtevadaki nasslarda zikredilen “Kalp selameti” nasıl sağlanacaktır?

Buna şöyle cevap vermek mümkündür:

Kalp selameti ancak kulun, nefsini her an muhasebeye tabi tutması ve gerek kalbin gerekse diğer azaların amellerinin devamlı surette murakabe altında bulundurulması ile mümkün olur.

Bu murakabede Şer’î emir, yasak ve tavsiyeler esas alınacak ve bunlara uymayan şeyler terk edilerek bu suretle ameller ıslah edilecektir. Azaların amellerini “Fıkh-ı Zahir” dediğimiz Fıkıh İlmi, kalbin amellerini ise “Fıkh-ı Batın” dediğimiz Tasavvuf İlmi şekillendirir, tanzim ve ıslah eder.

Ebû Hureyre (Radıyallahu Anh)dan rivayet edilmiş olan Resul-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz’in şu hadis-i şerifi, hem kalbin, hem de azaların amelleri hususunda, herhangi birisini diğeri uğruna ihmal etmeksizin aynı ölçüde hassasiyet göstermenin önemini oldukça çarpıcı biçimde dile getirmektedir:

“Muhakkak Allah Teala sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz. Fakat ancak sizin kalplerinize ve amellerinize bakar.” (Müslim, Birr:10, No:34, 4/1987)

Bu yolda kulun hiçbir zaman hatırdan çıkarmaması gereken şey, Yüce Yaratıcı’nın kendisini her an görmekte ve yaptığı her işin amel defterine kaydedilmekte olduğu gerçeğidir.

“Elbette Rabbin, gözetleme yerindedir (her an kullarının yaptıklarını gözetlemektedir) (Fecr Suresi: 14.)

Yine bu yolun yolcusu, Cenab-ı Hakk’ın (c.c.), kendisine kendisinden bile yakın olduğu, kalbinden geçirdiği en küçük bir düşünceyi dahi hakkıyla bildiği gerçeğinin şuuruyla hareket edecektir.

“Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona fısıldadıklarını da biliriz ve biz ona şah damarından daha yakınız” (Kaf Suresi: 16) ayetini her an benliğinde hissederek, atacağı her adımda ve yapacağı her işte ilahî murakabe altında olduğunun farkına varmak, Tasavvuf’un insanda oluşturmayı hedeflediği şuur halinin bizzat kendisidir.

Nerede ve ne halde olursa olsun kendisini Cenab-ı Hakk’ın (c.c.) her an görmekte olduğunu ve her an kendisiyle beraber bulunduğunu bilmek, kişiyi yasaklara ve kötülüklere dalmaktan uzak tutan en önemli noktadır.

Cenab-ı Hak (c.c.) şöyle buyuruyor:

“Her nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir.” (Hadid Suresi: 4. ten)

Bir mü’minin, yaptığı her işte ve attığı her adımda Rabbinin kendisi ile beraber bulunduğunun ve kendisini her an görmekte olduğunun şuuruna varması, kalp selameti ve ruh inkişafı bakımından varılabilecek en üstün noktadır ki, Tasavvuf’un insana kazandırmayı hedeflediği ruh düzeni ve “Hal” de işte budur!

Hayatını böyle bir şuur seviyesinde yaşamayı başarabilmiş insan, ilahî rızaya nail olma bahtiyarlığına ermiş, Kur’an ve Sünnet’in arzuladığı gerçek “İnsan” olma vasfını hakkıyla elde etmiş demektir.

Kaynak: Ahmet Mahmut Ünlü (Cübbeli Ahmet Hoca) – Tasavvuf Risalesi S: 27-32

İlk Yorum Sizden Gelsin

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir